1. HABERLER

  2. EĞİTİM

  3. MİLLÎ EĞİTİM “BEN YAPTIM OLDU” İLE OLMUYOR
MİLLÎ EĞİTİM “BEN YAPTIM OLDU” İLE OLMUYOR

MİLLÎ EĞİTİM “BEN YAPTIM OLDU” İLE OLMUYOR

93 Harbi’nde Kafkas cephesi başkomutanı iken Rus ordusu karşısındaki başarısı sebebiyle “Gazi” ünvanı alan Ahmet Muhtar Paşa, askerî dehasıyla haklı bir ün kazanmıştı. Hükûmeti de toparlayabilir beklentisiyle 1912’de sadaret makamına getirildi. Fakat sav

A+A-

 Herhangi bir sahadaki başarısından hareketle, kişinin ehil olmadığı başka bir sahada da başarılı olacağı düşüncesiyle yapılan atamalar, Osmanlının son zamanlarındaki ağır şartlar hesaba katıldığında mazur görülebilir. Ancak neredeyse bütün örnekleri tam bir fiyasko ile neticelenmişken bu tür uygulamaların günümüzde de sürdürülmesi anlaşılır gibi değil. Hâlâ liyakatin, yani herhangi bir makama lâyık olabilecek evsafta bulunmanın, güvenilirliğin, dürüstlüğün, iyi insan olmanın kafi geldiğini düşünüyor; ehliyete, o makamdaki görevin gerektirdiği özel şartlara, bilgi, beceri ve tecrübeye yeterince önem vermiyoruz.

 Millî eğitimimizde son günlerde tartışılan ve gittikçe daha da şiddetli tartışılacağa benzeyen değişikliklerin, yaşanan sıkıntıların temelinde sadece liyakatle yetinmenin, ehliyeti kâle almamanın payı büyük. İyi niyetlerinden emin olmakla birlikte Millî Eğitim’in üst yönetiminde iki temel problem öne çıkıyor. Bunlardan birincisi, sahadan gelmeyen bir kadronun kaçınamayacağı ayrıntı ihmâlleri. Meselâ çift tedrisat yapan okullara rağmen haftalık ders saatlerinin artırılması, bu derslerin aynı okuldaki her sınıf seviyesinde farklı sayılarda olması, ilköğretime başlama yaşının düşürülüp bunun zorunlu tutulması, pratikte büyük sıkıntılara, haklı yakınmalara yol açacak böyle ayrıntılar arasında. Yarın okullar açıldığında akşamın geceye döndüğü vakitlerde kaygıyla çocuklarının yolunu gözleyen velilerin, dersi bittiği halde aynı servisi paylaştıkları diğer arkadaşlarını saatlerce beklemek zorunda kalan öğrencilerin, durup dururken kadro fazlası haline gelen yahut atanma ihtimali birdenbire sıfıra inen öğretmenlerin kızgınlığını Kur’an ve Siyer dersleriyle yatıştırmak pek mümkün görünmüyor.

 İkinci ve daha vahim problem ise modernlik tutkusuna bağlı teknoloji saplantısı. Kestirmeden söyleyelim, öğretimi sadece görüntüye indirgeyen Fatih projesinin, tablet bilgisayarların, akıllı tahtaların, “eğitim” açısından zararı var, faydası yok. Mağlubiyet psikolojisinin eseri olan ve teknolojiyi kullanmaktan ziyade  ona tabi olmayı  zorunlu kılan marazi hayranlığımız tedavi edilmedikçe de bu tür fiyakalı reformların fayda vermesini beklememek lâzım. Teknolojiyi doğru kullanabilmek için ise önce bizim bir “şahsiyet” olmamız şart. Eğitim bu “kolektif şahsiyeti” inşa etmek için var zaten. Siz kendi medeniyet projeniz doğrultusunda eğitim, öğretim, hoca, talebe ölçülerinizi belirlememiş, modern anlayışın peşine takılmışsanız yalpalar durursunuz. Modernizmin sabit ayağı yoktur çünkü. Tarihi boyunca hiçbir zaman düzgün daireler çizememiştir. Nitekim Millî Eğitim’de yıllardır bu çerçevede “Ben yaptım oldu” mantığıyla yürütülen uygulamalarla hiçbir şey olmadığı görülüyor.

 Tamam, Millî eğitimin “işletme” yönü de vardır ama, eğitim-öğretim işletmeden ibaret değildir.   

   Ali Yurtgezen-Eğitimci

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.